Manifaturacı Yakup Ağa yavaşça yerinden doğruldu, koluyla gözyaşlarını sildi. Telle birbirine tutturulmuş bir tomar anahtarı on iki yıldır yanında çalışan yardımcısına uzattı.
Arasta'nın yanından dolaşıp Et Hali'nin yanındaki Fıstıkçı Han'a girdi.
Hiram iki küçük dengin yanında çömelmiş, karşı duvara bakıp duruyordu. Hiç konuşmadan bir saate yakın yanında oturdu. Sonra hiçbir şey demeden geldiği gibi çıktı.
Çekiç seslerinin arasından kaleye doğru yürüdü. Yaşı kaleye çıkmaya uygun değildi ama çıkacaktı. Çocukluğunda şu tünellerden, korkarak da olsa, Acısu'ya, Tatlısu'ya sürünmüştü.
Kalenin en tepesine varınca önce eski topu okşadı. Artık Ramazan'da bile işe yaramıyordu. Savaşta hangi cephede patlayıp durmuş, canlar almıştı. Savaş günleri zor günlerdi. Kara ekmek zamanıydı. Para pul işe yaramıyordu. Önceleri nasıl korkmuşlardı. Türkler tarafından yanlış anlaşılırlar diye. Hâlbuki ne İngilizlere ne Fransızlara yaltaklanmışlardı. İnsan, ekmeğini yediği topraklara ihanet eder mi hiç? Yine de son Fransız gidene, sulh olana kadar çok tedirgin olmuşlardı. Densizin biri çıkar, iftira atar, gerisini kimse tutamaz diye.
Kürttepe'yi, Yazıcık'ı, Düztepe'yi, Mardintepe'yi, Amerikan Hastanesi'ni uzun uzun seyretti. Sonra Kavaklık'a döndü, baktı. Deli gibi akan Alleben misali gözleri yaşardı. Kavaklık, yanında değirmen, etrafına can veren Alleben Deresi, göz alabildiğince bostanlar... Piknikler, esnaf sahreleri, bazı akşamlar arkadaşlarla içkili âlemler, bağ evlerinde eğlenceler... Beynine kazımak için uzun uzun, dikkatlice süzdü her yeri.
Burcun üzerine oturdu. Biraz önce bakmasına rağmen anıları bulanıklaşıyordu. Ağır ağır çıkmıştı, aynı şekilde indi. Göğüşlerin evinin oradan geçip havraya geldi. Işıklar içindeydi havra. Herhâlde tüm Yahudiler toplanmıştı. Bahçeye geçti. Kimi dua ediyor, kimi eşyaları topluyordu. Fazla durmadı. Nasıl olsa yarın sabah herkes burada toplanacaktı. Gerisinin adı göçtü.
Sazların, barların arasından geçti. Maarif her zamanki gibi kalabalıktı. Haftalıklarını alan kalfalar bağıra çağıra barlar yönüne gidiyordu. Kayacık'a yöneldi.
Dar sokaklar, bir veya iki katlı, haznalı, ganeli, çıkmalı, kıymık taşından evler... Hemen hepsinin hayatında kuyu vardı. Ölü evi gibiydi. Hiçbir şey konuşulmadı. Yarın kamyonlar havranın önüne gelecekti. İnşallah eşyaları götürecek olan Ali, at arabasıyla geç gelmezdi.
Sabah ezanıyla gelen Ali'nin arabasına denkleri yüklediler. Herkes ağlıyor, evin duvarlarına ellerini sürüyordu. Bu şehirden en çok gitmeyi isteyen oğlu İzak bile ağlarken, elindeki metal yirmi beş kuruş ile kazıdığı havara taşından duvarın tozlarını huni yaptığı kâğıda topluyordu.
Havranın önü öyle ana baba günü değildi. Zaten kaç Yahudi ailesi vardı ki şehirde? Denkleri diğerleri gibi duvar dibine koydular. Tüm ağıtları bastıran gürültülerle altı Austin kamyon geldi. Sakin sakin, ağıtlarla denkler kamyona yerleştirildi. Haham havranın kapısını kilitledi, duvarını öptü, anahtarı havranın bahçesine attı. Dua ettikten sonra en öndeki kamyona gidip şoförün yanına oturdu. Bu garip yolcuları, bilinmezin kervanını uğurlamaya havranın yanındaki evlerin çocukları çıkmıştı yalnızca.
Nereden, nasıl gelmişlerdi buraya . İspanya'dan mı? Öyle anlattı büyükleri hep.Zamanında Osmanlıya sığınmışlar.Hep buradaydılar ama büyüklerinden çok göç hikâyeleri dinlemişlerdi.
İkinci Cihan Harbi'nde Yahudilere yapılanlar kapanmayan yaraydı yüreklerinde.
Cemaatlerinde kimsenin diğer dinlerden olanlarla kötü olayları, bir kavgaları yoktu. Kendi hâllerinde ticaretlerini yapar, geçinir giderlerdi. Sorsalar birilerine, kimse Yahudileri kötülemezdi. Komşularla o kadar güzel geçinirlerdi ki Şabat günleri bir komşuları gelip yemeklerini yapardı. Pikniklere beraber gidilir, gelin çıkarmalarda, çeyiz götürmelerde beraber olunurdu.
Savaş zamanı Büyük Kaç Kaç'ta bile bu şehri terk etmemişlerdi. Kaçan Türk komşularının mallarını korumuş, geri döndüklerinde aynı şekilde teslim etmişlerdi. Demek o günden bu güne köprünün altından çok sular akmıştı.
Cemaati toplantıya çağırdığında böyle bir kararın çıkacağını düşünmemişti. Okula giden çocukların şikâyetlerini dile getirmek, ne yapılabileceklerini tartışmak istemişti. Kıbrıs'ta kanlı çatışmalar oluyordu Rumlarla Türkler arasında. Bu nedenle Türkiye'de milliyetçi akımlar yükselişteydi. Okulda bazı kendini bilmez gençler, "Siz göğsünüze İsrail yıldızı çiziyorsunuz." diyerek Yahudi gençlerin gömleklerini parçalamışlardı. Bu tür sataşmalar artmıştı. Her gün kavga haberleri alıyorlardı. Çocuklar okula gitmek, hatta evden dışarı çıkmak istemiyorlardı. Büyükler arasında şimdilik bir sorun yoktu. Ama bu ülke 6-7 Eylül Olayları'nı yaşamıştı. Hıyanet başladığı yerde durmaz, derler. Bunun da nerede, nasıl gelişeceğini kim bilirdi? Cemaat karar almıştı: Olaylar daha kötüye gitmeden biz gidelim.
Geride kalan mallarını herkes bedava denecek fiyatlarla birilerine devretmişti. Geride hiçbir şeyleri kalmamıştı. Bu göçtü ve geriye dönülmeyecekti. Herkes bunun farkındaydı.
Austin'ler homurdanarak yola çıktılar. Başkarakol'a geldiklerinde üç kamyon İstanbul'a gitmek üzere Adana yoluna saptı. Diğer üç kamyon, vaat edilen topraklar olarak duydukları, dünyanın neresinde olduğunu bilmedikleri, merak bile etmedikleri İsrail'e gidecekti. Kilis yoluna saptılar.
Birbirine yaslanmış havara ve kıymık taşından evler küçülüyordu. Gözyaşlarından şehir bulanıklaşıyordu. Sarsıla giden kamyonlardan kadınlar ayağa kalkıp uzun uzun zılgıt çaldılar.