Bir atlı subay, on bir er köşeyi döndüklerinde Çopur Vakkas ve büyük oğlu, eşeklerin üzerinden yaş üzüm sandıklarını indiriyordu. Subay, dokuz on adım kala durdu. Bir deri bir kemik kalmış atından indi. At demeye bin şahit gerekirdi. Askerler de attan geri kalmazlardı. Kavruk suratları, palaska yerine iple bağlanmış pantolonları, kimi çarıklı, kimi yemenili, kimi yırtık postallarıyla askerden başka her şeye benziyorlardı. Başlarında eğreti duran şapkaları, ellerinde eski Alman filintaları olmasa asker olduklarına kimse inanmazdı. Subay askerlere döndü.

— Oturun.

Mağrur ama saygılı bir biçimde Vakkas'ın yanına yürüdü.

— Selamünaleyküm.

— Aleykümselâm.

— Vakkas Ağa değil mi?

— Ağalık bizim neyimize, mülazım efendi? Gördüğün gibi bu viranede kendimize yetmeye çalışıyoruz.

— Ağa, çağırmışsın geldik. De bakalım diyeceğini.

— Hele bir soluklanın, mülazım efendi. Şu sandıkları indirelim, yük hayvanın üstünde kalmasın.

Subayın işaretiyle askerlerin sandıkları eşeklerin üzerinden alıp evin içine taşımaları saniyeler sürmüştü.

Vakkas üstünü başını silkeledi, başına sardığı poşuyu açıp yüzünün, boynunun terini sildi.

Kapının yanındaki üstü düzleşmiş kayanın üstüne oturdu. Subay da yanına.

— Hasan, hadi bir ayran yapsınlar. Biraz da üzüm, sucuk, tarhana getir. Asker oğullarıma ver. Ağızları tatlansın.

Hasan, on dört yaşın verdiği çeviklikle kapıyı bırakıp alçak duvardan bahçeye atlayıverdi.

— Evin küçük değil mi, Vakkas Ağa?

— Yetiyor be, mülazım efendi.

— Ermeni yapısı mı?

— He.

— Kaldı mı bu mahallede Ermeni?

— Vardır, tepeye doğru üç beş ev. Onlar da giderler artık, durmazlar buralarda.

— Şu iki katlı konaklara el koysaydın ya.

Vakkas sesini çıkarmadı. Poşuyla yeniden yüzünü sildi.

Hasan, elinde tepsi; arkasından ablası testiyle kapıdan çıktılar.

— Sağ olasın bacım.

— Allah razı olsun.

Ayranlar içildi. Askerlerin çoğu sucukları, tarhanaları ceplerine doldurdular.

— Ee Vakkas Ağa, askerlik çağında kim var senin evde?

— Kimse yoktur, mülazım efendi. Evde bir ben, bir ayal, bir kızım, bir de ha bu Hasan vardır. Diğer kardaşlarım Maraş tarafında. Kirvelerimiz var, onların yanına göçtüler. İnşallah ortalık durulunca geri gelirler. Onlarda da askerlik çağında kimse yoktur. Şükür Allah'a askerden kaçan yoktur bizde. Dahası, yedi sene yedi cephede savaşmış, İngiliz'de yedi sene esir yatmışımız vardır.

— O zaman niye çağırdın bizi?

— Demem odur ki, mülazım efendi; gördüğün şu üç beş eşek, ev, biraz tarla, biraz bağ bize yeter. Bizden sonra da evladımıza kalır. Kalmasa ne olur ki, mülazım efendi? Oğlum akıllı malı neylesin, oğlum deli malı neylesin?

— Öyle değil mi?

Subay bir tas ayran daha istedi. Hasan, bir asker duruşuyla sunduğu tası bir dikişte bitirdi. Bıyıklarını elinin tersiyle sildi.

— Yani mülazım efendi, şunu derim. Benim biraz atlarım vardır. Besili, Halep'ten gelme. İçlerinde saf kan bile vardır. Duydum ki askerin her eşyaya ihtiyacı varmış. Ben de düşündüm ki at çok büyük bir ihtiyaçtır. Ağılda duracağına askere vereyim. Benim de bir faydam olsun.

Hasan farkında olmadan mırıldandı:

— Hacı Sait emmi bir kese gayme verdi, babam vermedi.

Subay ayağa kalktı. Bir eli çenesinde, zor bir problem çözer edasıyla Vakkas'ın etrafında iki tur döndü.

— Vakkas Ağa, durumları biliyorsun. Elde avuçta bir şey yok. Devlet desen var mı yok mu bilmiyoruz vallahi. Hepimiz vatan millet aşkıyla yarı aç, yarı tok düşmana karşı durmaktayız. Madem atlar diyorsun... Vereceksen alırız.

— Lakin şu an sana para veremeyiz. Ben sana bir senet yazarım. Allah'ın izniyle kefereyi def edersek er geç paranı alırsın.

— Yok, mülazım efendi. Ben atları para karşılığında ya da askerliğe karşılık bedel olarak vermiyorum. Beni yanlış anladın. Zafer olursa içinde bir tuzumuz olsun. Olmazsa zaten malın mülkün ne manası var?

— Ee yani?

— Benim hediyemdir. Karşılıksız vermek istiyorum. Yetmiş tane at feda olsun. Gerek derseniz bağı, tarlayı da veririm. Dönüp arkama bakarsam namerdim.

— Vakkas Ağa, sağ olasın ama günlerin ne getireceği belli olmaz. Sen gene de senedi al, koynunda kalsın.

— Mülazım efendi, son sözümdür. Bana ille de yazı verecekseniz, "Bila bedel yetmiş atı teslim aldım." diye bir yazı veriniz.

Subay cebinden dörde katlanmış bir kâğıt çıkardı. Kopya kalemi diliyle ıslatıp yazmaya başladı.

"Tembel Tepe eteğinde mukim Çopur Vakkas Efendi adıyla maruf zattan yetmiş adet at, ordu adına bila bedel teslim alınmıştır."

Adını yazdı, imzaladı. Kâğıdı katlayıp Vakkas'a uzattı.

— Sağ olasın, ağa.

— Mülazım efendi, biz birer kahve içerken Hasan askerleri atların yanına götürsün.

Hasan ve askerler hızlı adımlarla Ermeni mezarlığının içinden geçerek, önceleri kar biriktirilen, sonra ahıra çevrilen mağaraya doğru yürüdüler.

Akşam çökmüştü. Kuyunun yanına açtırdığı döşeğin üzerine bağdaş kuran Vakkas, atları alıp giderken mülazımın yüzündeki şaşkınlığı düşünüp güldü.

Kaç yiğit canını vermişti; kendisi yetmiş atını mı vermeyecekti?

Sonra yüzü gölgelendi.

Ne demişti zabit?

"Şu iki katlı konaklara el koysaydın ya."

Olur muydu?

Nasıl yapardı?

Onlar Ermeni dostlarının emanetiydi. Başkası alsındı ama kendisi almazdı. Onlar da savaştan kaçmıştı. Bir kaç kaç zamanıydı. Savaştan sonra dönerlerdi elbet. Beş on yıl evvelki büyük sürgünden dönen olmamıştı ama...

Umut...

Yine Agop Efendi'yle, Mıgır'la karşılıklı kahvelerini içerler, Dedo Halep'ten arakla dönmüşse asmanın altında Pasador da udunu getirir, yine âlem yaparlardı.

Vakkas nasıl onların evine el koyardı?

Allah korusun.

Ah ah... Üç beş zibidi genç Fransız'la birlik olmasaydı kim isterdi ayrıyı gayrıyı? Tabii eskiden kaçan Ermenilerin mallarına el koyan ve "Bir gün dönerler." korkusuyla kalan Ermenileri de göçe zorlamak isteyen eşrafı unutmamak lazım.

Artık şehirde gezemez olmuşlardı. Herkes onlara Fransız gavuru gibi bakıyordu. Ermenilerin dükkânları yağmalanmıştı.

Yukarıdaki üç beş ev de yakında tutardı Halep'in yolunu.

Mıgır bu evi ona bedavaya sayılacak bir paraya satmıştı. Şehre yeni göçtüklerinde şehir içinde kimse yakınlık göstermemişti. Değil satılık, kiraya bile yer bulamamışlardı. Güya din kardeşiydiler.

Atlarının bir kısmını sattığı Mağarabaşı'na gittiğinde tanımıştı Mıgır'ı. Bakır kap kacak yapıp sattığı dükkânında çay ısmarlamıştı. Uzun uzun sohbet etmişlerdi. Nereden gelmişlerdi, kimlerdi, nereye gidiyorlardı?

— Cancağızım, sen iyi bir adamsın. Mahallenin hepsi Ermeni demezsen benim bir fazla evim var, sana satayım.

— Sahi mi?

— Beğenirsen. Bir de Ermeni demezsen.

— Dört kıblenin dördü de haktır diyenlerdeniz. Niye ayrı gayrı olsun?

— Az bekle. Birazdan kapatırım dükkânı, beraber gideriz.

Sakin, kendi hâlinde, biraz şehrin dışına itilmiş bir mahalleydi. Ama olsun, önü açık, ferahtı.

— Ne vereceğiz Mıgır kardaş?

— Gönlünden ne koparsa can. Oturmaya alıyorsun, ticarete değil. Biz de bir komşu kazanıyoruz.

— Ederini sen söyle kardaş, beni zorda koma.

— İki yüz desek?

— Mıgır kardaş, maytap geçme. Bedava olur bu.

— Oldubitti. Parayı ne zaman müsait olursan ver.

Atların parası cebindeydi. Verdi. Sımsıkı sarıldı Mıgır'a.

— Sağ olasın Mıgır kardaş. Ben ev ahalisini hana indirmiştim. Onları alıp geleyim.

— Söyle hanım kızımıza, bu gece yemek yapmasın. Bizimkiler getirirler, dedi Mıgır.

— Ayıp olmasın, diye cevapladı Vakkas.

— Kabul etmezseniz ayıp olur.

Yalnız o gece değil, yirmi beş gün boyunca ya yemek getirdiler ya evlerine davet ettiler.

Aynı Allah'ın azıcık farklı kullarıydılar.

Dersim köylerinden Besni'ye, oradan Antep'e...

Bu dostların yanında artık inşallah bu kaçışlar, göçler bitecekti.

Hasan'ı çağırdı.

— Oğlum, Dedo'nun arakından getir. Biraz da melengiç koy yanına. İdare lambasını da getir.

Tütün sardı. Agop Efendi'nin yadigârı ağızlığına taktı.

Hey be...

Ne becerikli marangozdu Agop.

Bir haftada evin tüm nacarını yapmıştı.

Araktan okkalı bir yudum aldı.

On iki yıldır ne dostluklar yaşamışlardı. Ölümler, düğünler, doğumlar hep beraber yaşanmıştı. Şireler kaynatmışlardı mahallecek. Ekmekleri ortak ateşte pişmişti her zaman. At arabalarıyla pikniklere gitmişlerdi.

Hey gidi günler hey...

Halep'e hareket ettikleri gün çocuklar gibi ağlaşmışlardı.

— Dönersin be Agop Efendi. Yine Mıgır, sen, ben; Üç Söğütler'in altında yine sarhoş oluruz.

— İnşallah be Vakkas, inşallah. Sana emanettir mahalle.

Arakı kafasına dikti.

Büyük sürgünde gidenler gibi onlar da dönmeyeceklerdi.

Biliyordu.

Agop'un evini alacağım ha...

Mıgır'ın evine konacağım ha...

Ben Vakkas, Çopur Vakkas; dostlarımın evine konacağım ha...

Ah ah...

Kafama sıkarım daha iyi.

Arakı tekrar doldurdu.

Tütünden derin bir nefes çekti.

Poşusuyla gözlerini kapattı.

Pasador'un udunun sesi geliyordu.

Uzak bir yerlerden.