Mahallem

Burası bir mahalle. Ben doğduğumdan bu yana, yani 1955'ten beri, yüzde seksen eski hâlini korumuş; ama yine de bize göre çok değişmiş Gaziantep'in bir mahallesi.

Kuzeyinde Akyol, doğusunda Kozanlı, güneyinde Hoşgör, batısında ise hep kıskandığımız, çocuklarıyla kavgalar ettiğimiz bahçeli evler vardı.

Tembeltepe denilen bir tepenin güney yamacına kurulmuştur. Eskiden Ermenilerin mahallesiymiş. Tepedeki ilkokulun bulunduğu yer mezarlıklarıymış. O eski mezarlar bizim oyun alanımızdı.

Bir de bu mezarların yanında uzayıp giden, yüksek duvarlarla çevrilmiş Amerikan Hastanesi vardı. Sonra anlatacağım; burası da oyun alanımıza girerdi. Biraz korku dolu olarak tabii ki.

1970'lere kadar evler hep eski hâllerini korudu. Ermenilerden kalmış, daha doğrusu savaştan sonra el konmuş ve halka dağıtılmış evlerdi. Çoğu iki katlı; dışarıdan ve içeriden merdivenli, odalarından birbirine geçilebilen, kıymık veya havara taşından yapılmış, "hayat" adı verilen geniş avluya bakan evlerdi.

Bazılarının içinde kuyuları bulunurdu. Şehir su şebekesi yetersiz olduğundan mahallede su ihtiyacını bu kuyular karşılardı.

Mahalle aslında iki bölüme ayrılmış gibiydi: doğu tarafı ve batı tarafı. Caminin bulunduğu batı tarafında Sünniler, doğu tarafında Aleviler otururdu. İki ayrı dünya gibiydiler. İki tarafı birbirine bağlayan bir sokak bile yoktu.

Bizim günlerimiz batı tarafında geçti.

Yalnız bir ayrıntı, daha doğrusu ayrıcalıklı bir durum vardı. Batı yakasında Sünni olmayan, muhacir iki aile vardı. Tanık olduğum yirmi yıl boyunca kimsenin incitmediği, kimseyi incitmeyen iki Selanik muhaciri aile... Seliye Teyze'yi, Mümtaz Amca'yı, Ramize Teyze'yi ve Necmi Ağabey'i sevgiyle anıyorum.

Bu iki aile hariç mahallede her ailenin bir lakabı vardı. Kişisel lakapların dışında, çocuktan çocuğa geçen aile lakapları...

Tabii lakap almak çocuklukta başlardı. Hıra Doğan, Köse Hüseyin, Cıvo, Çatal Hasan, Peynir Memet, Mal Aziz, Miskin, Katır Bahri, Kel Aydın, Sarı Metin, Hallagış, Keço Halil, Sıçan, Artiz, Milli ve daha niceleri...

Aklımıza gelenleri söyledik, bari devam edelim: Haydar Doğan, Yonis, Yusuf, Bülent, Ayhan, İsmet, Ethem, Oktay ve başkaları... Bir de köylerden taşınanlarla arkadaşlarımız artardı. Genellikle Pazarcık'tan gelirlerdi.

Çok hareketli bir mahalle değildi.

Çocuk kavgasından cinayet çıkmazdı.

Kızlara laf atılmazdı.

Kadınlar saç saça baş başa kavga etmezlerdi.

Sokakların sessizliğini ya çocuklar, ya Şam tatlıcıları, ya da yarpuz, aş otu, yemlik ve kuzukulağı satan Çingeneler bozardı. Bir de Muhacir Razo'nun kocasının eve dönerken çaldığı ağız mızıkası...

Genelde büyük erkeklerin hepsi içerdi. Bazıları esrar bile alırdı.

Neyle geçinirlerdi derseniz, çoğunun kaçakçılıkla ilişkisi vardı.

Unutmadan yazalım; her mahallenin delisi olur da bizim olmaz mı? Tam üç tane.

Deli Memik kapı komşumuzdu. Evliydi, iyi bir eşi ve akıllı çocukları vardı.

Deli Ferizan, zabıta memurunun oğluydu. Çocuklar onu çok kızdırırdı, o da onları taşlardı. Bir defasında taş başıma denk geldi ve kafamı yardı. Babası özür dilemek için evimize geldi.

Deli Şükrü... O da kafamı yaranlardan biriydi. Mahallemizdeki Akyol Karakolu inşa edilirken kendisini oraya bekçi tayin edilmiş zannediyordu. Bizi inşaata yaklaştırmamak için taş atardı. İnşaatta yatardı. Mahalleli de onu beslerdi. Yemek götürüp verirlerdi.

Bir gün annem:

— Şükrü, akşam yemek güzel miydi? diye sorduğunda,

— Açım ben, yemedim. Mujik gelip gelip yedi, deyince öğrendik ki muhacirlerin küçük kızı Müjgan, akşamları gidip Şükrü'nün yemeğini yermiş. Çocukluk...

Hepimiz fakir ailelerdik. Ama hiç kimse aç yatmazdı. Herkes, gücü yettiğince birbirine bir tabak da olsa yemek gönderirdi.

Kışın tandırımıza ateşi, biraz söylenerek de olsa, mahallenin fırıncısı verirdi. Çok gerekmişse komşulardan bir kucak odun istenirdi.

Mesela benim unutamadığım bir anım vardır bu konuda. Babamın uzun İstanbul seyahatlerinden biri sırasında çok feci kar yağmıştı. Avludan kapıya tünel açmamızı gerektirecek kadar...

Hadi, yemeği ev ekmeğiyle, bulgurla idare ediyorduk. Ama evde odun yoktu. Donuyorduk.

Durumu tahmin eden Kısacıkların babası, yaşlı hâline bakmadan, o karda sırtına bir çuval odun vurup bize getirmişti.

Bazen düşünürüm; güzel günlerdi ama zor günlerdi.

Çocuklarla aileler bugünkü kadar çok ilgilenmezlerdi. Bütün günümüz sokaklarda geçerdi. Okul çıkışı önlüğü, çantayı eve atan, eline bir parça ekmek alan kendini sokağa atardı. Hele yaz mevsiminde, gece yarılarına kadar sokaklar çocuk sesleriyle çınlardı.

Güzel oyunlarımız vardı: Hörgülü, çelik çomak, yedi bardak, gak gak, uzun eşek, pendire basmaç, gülle, saklambaç, eşlenbeş...

Mahallede kimsenin bisikleti falan yoktu. Bisiklet kiralayan Kör Memet diye biri vardı. Parası olan binerdi.

Hepimiz birer kahramandık tabii ki. Kimimiz Herkül, kimimiz Masist, kimimiz de Samson olurduk. Elimizde, ucuna bir bez bağlanmış sopaları bayrak yapar, bazen komşu mahallelerden biriyle taşlaşmaya giderdik.

Başımızda komutan Cıvo, ceplerimizde taşlar, bazılarımızın elinde de süngel dediğimiz sapanlar olurdu.

Tembeltepe'de, 1800'lü yıllarda Amerikalı misyonerler tarafından kurulan hastanenin görevlilerinin kaldığı bir arazi vardı. Etrafı yüksek duvarlarla çevrili, ağaçlık, sır dolu bir yerdi.

Ağaçlardan sarkan keçiboynuzları bizim için tam bir cazibe merkeziydi. Duvarlar bizi durduramazdı. Tırmanır, duvarın üzerinden etrafı kolaçan eder, sonra en yakın ağaca koşup alabildiğimiz kadar keçiboynuzu toplardık.

İşte asıl korku burada başlardı. Çünkü Amerikalı bekçi, elinde sopasıyla bağırıp çağırarak peşimize düşerdi.

Duvara koşan herkes, "Ölüm, ölüm, bir ölüm!" deyip kendini aşağı atardı.

Hiç yakalanmadık. Ama yakalansak orası başka bir ülkeymiş ve bize işkence edeceklermiş gibi çok korkardık.

Bunları böyle anlattım ya... Doğrusu ben hiç keçiboynuzu çalamadım. Duvarın üzerinde kalakalırdım. Korkularımı hiç yenemedim.

Batımızdaki bahçeli evlerle maceramız ise başkaydı. Burada kıskançlık devreye giriyordu. Bizim mahallemizde hiç ağaç yokken onların bahçeleri meyve ağaçlarıyla doluydu. Evleri lüks ve düzenliydi. Herkes pırıl pırıldı. Bazılarının bisikletleri vardı. Balkonlarında sucuklar sallanırdı.

Nasıl kıskanmayalım?

Çocuk ordumuzla baskın yapardık. Kabadayı edasıyla caddelerinde yürürdük. Çocukları evlerine kaçışırdı. Biz de en güzel meyvelere sahip Götü Kırmızı'nın bahçesini talan ederdik. Bu adamcağız sanırım emekliydi; hep evde olurdu. Bazen elinde bir av tüfeğiyle çıkar, bizi kovalardı.

Tabii mahallenin sokakları aynı zamanda futbol sahamızdı. Küçük lastik toplarla başlayan oyunumuz, Bülent'in meşin top almasıyla devam etti. Doğal olarak takım kurduk: Kırmızı Şimşekler.

Zerdalilik'te oynamaya başladık. Fanilalarımızın göğsüne küçük kırmızı bezler dikip kendimize forma yaptık.

Kaptanımız Bülent çok güzel top oynardı. Sonraları profesyonel oldu. Hıra Doğan'ı da unutmamak gerekir; iyi çalım atardı.

Mahallemizin kadınları... Canlarım benim; hiçbirini annemden ayırmadığım kadınlar. Çilekeş, sabırlı, ezik, yardımsever... Haney, Haneojey, Razo, Ülfet Abla, Sakine Abla, Seliye Teyze, Fato, çileli kirvemler, Şehribanlar, Zöhreler, Haceyler...

Ev işleri bitince, kocalar eve gelinceye kadar kapı önlerinde küme küme toplanıp sohbet ederlerdi.

Bazen tüm mahalle çoluk çocuk toplanır, yazlık sinemaya giderdi.

Hepsi toplanır, imece usulü ekmek yapılır, kuruluk hazırlanırdı. Kış hazırlığının hiçbir imecesinden kimse kaçmazdı. Hatta büyük kazanlar kurulur, çamaşırda bile yardımlaşılırdı.

Hele bastık yapımında...

Benim hatırladığım kadarıyla bir Hasan Salmanlarda, bir de Hanojelerde yapılırdı. Anlatması bile güzel.

Mahsere kazanları kurulur, bağlardan toplanan üzümler sallarda ezilirdi. Elde edilen üzüm suyu mahsere kazanına alınırdı. Kazanın altına ortutlar atılırdı. Şıra kıvama gelince, iplere dizilmiş cevizler içine daldırılırdı. Kuruması için asılırdı. Bu işlem iki üç defa tekrarlanırdı.

Bu arada mahalleye tabak tabak bastık dağıtılırdı. Sonra bastıklar serilir, tarhanalar yapılırdı.

Geceleri dışarıda değilsek muhakkak bir komşu oturmaya gelmiş olurdu. Erkekler genelde evde olmazdı. Biz de ablalarımızın yanına oturur, radyodan Arkası Yarın programını dinlerdik.

Bu güzel şeyler, şehirleşme ve göçler nedeniyle, tüketim toplumu olmanın da etkisiyle kaybolup gitti. Yaşlılarımız öldü, gençler ekonomik sorunların altında kaldı. Bu aralara yapılan binalarla eski Ermeni evlerinden oluşan mahalle hayallerini kaybetti. Her taşınan mahalleliyle birlikte biraz daha anılarını da kaybetti.

Sonra ortaokul, derken lise... Mahallemizden biraz uzaklaştık. Ama arkadaşlıklarımız hâlâ devam ediyor. Edecek de.

Bir araya geldiğimizde yeniden çocuklaşıyoruz.

Bu mahalleyi çok seviyorum.