İkisinin hikâyesi hiç kesişmedi.

İkisi de arkadaşımdı. Birbirlerini hiç tanımadılar. Bilerek değil ama hiçbir zaman bir arada olmadık.

Üç ortak yanları vardı. Birincisi bendim. İkisinin ortak arkadaşıydım. Ama konumuz ben değilim; ben yalnızca anlatıcıyım.

İkinci ortak noktaları hastaneydi; geniş bir araziye yayılmış hastane.

Hastanenin kuzeydoğu ucunda Tamer, güneybatı ucunda Yunus otururdu.

Yunus çay paralarını ödedi. Dere kenarındaki pınara doğru yürümeye başladık. Canı sıkılmıştı. Marul bostanlarına kadar konuşmadık.

"Yer misin?" dedim. Başını salladı.

Etrafa bakındım.

Kimsecikler yoktu.

İki marulu köküyle çıkardım. Pınara vardığımızda güzelce yıkayıp yemeye başladık.

Yağlı yağlıydı, bir o kadar da lezzetliydi.

Surat asmasının nedenini anlamıştım. Ne zaman masada böyle bir şey konuşulsa hemen masadan kalkar giderdi. Derdini, düşündüklerini ne anlatabilir ne de anlaşılmayı beklerdi.

Tek çaresi kalkıp gitmekti. Belki de gizli gizli ağlayacağı bir yalnızlık arardı.

Genç erkek masalarında da cinsellik ve para karşılığında girilen ilişkiler bazen abartılı şekilde konuşulurdu.

Ağladığını biliyordum. Bir keresinde dere kenarında bir ağaca kafasını dayayıp tüm utanmalarını bir tarafa bırakmış, hıçkıra hıçkıra ağlamıştı.

Benim bildiğimi biliyordu. Çünkü evlerini taşlayanlardan biri de askerden yeni gelen amcamdı.

Ne değiştirebileceği ne de düzeltebileceği bir şeydi bu.

Lise çağında bir delikanlının kabulleneceği bir şey değildi ama bu bir yaşanmışlıktı. Yaşıyordu. Ortada duran bir gerçekti.

Aklı ermeye başladığında annesi, "İnanma kimseye." demişti. Ama sonraki günlerde bunun doğruluğunu anlamıştı.

Arada bir top oyunlarına katılırdı. Onun dışında evden pek çıkmazdı ya da yalnız dolaşırdı. Mahalle arkadaşlarımızdan da bilenler vardı ama Yunus'un yanında konuşulmazdı.

"Kerhanede görmüşler." denirdi. Gören meçhul.

Yürüyerek Heykel'e çıktık.

"Üniversiteye gireceğim, muhakkak gireceğim." dedi.

Girecekti ve bir daha dönmemek üzere bu şehri terk edecekti; sanki hiç yaşanmamışçasına.

Ve kimsenin bilmediği ortamlarda, bunlar hiç yaşanmamışçasına yaşayacaktı.

Heykel'in orada bir sigara istedim.

Ayrıldık.

Annesi Safiye... Zavallı Safiye. Hangi zamanda, hangi şartlarda feleğin sillesini yediğini bilmediğim Safiye...

Dışarıdan baktığımda, eğer pencerenin önündeki eşiğe dizlerini çekip oturduğunu görürsem anlardım ki annesi gecikmiş. Sokağın alt ucuna gözlerini diker, beklerdi.

Yokuşun altında kara çarşafıyla annesinin hızlı hızlı geldiğini görünce, kapının çalınma sesi komşularca duyulmasın diye iner, kapıyı açar, beklerdi.

Evde yalnız olduğunu bildiğim zamanlarda yanına gitmek isterdim. Arkadaşlığımdan zaten hoşnut olmayan annem,

"Baban duyarsa gebertir seni. Ondan uzak dur. Annesi kötü onun." deyip izin vermezdi.

Kimsenin gidip gelmediği bu ev bana bu yüzden hep biraz gizemli gelmiştir.

Babası da vardı Yunus'un. Öz mü üvey mi hiç sormadım. Nasıl olmuştu böyle bir yola girilmiş, hâlâ aklıma takılır. Kimseyle konuşup görüşmeyen bir aile.

Baba şoförmüş, anne kendini satan bir kadıncağız.

Nedenler, nasıllar, ne zamanlar... Hâlâ bir muamma.

Babamla bir gün kapının önünde duruyorduk. Önümüzden geçen Safiye kadın duraksamış, peçesini kapatıp başı önde, aşırı saygı yüklü bir sesle,

"Hayırlı günler, Reşit Ağa'm." demişti.

Sanki çok eskilerden tanıştıklarını hissetmiştim.

Mahallenin gençleri, eski Ermeni mezarlığında içtikleri bir gün,

"Mahallemizde orospu istemiyoruz." diye taşlarla Yunuslar'ın evine saldırmışlardı. Sesleri duyan babam dışarı fırlamış, gençlerin üzerine yürümüş, hepsini kovalamıştı. En önde kaçan amcam bir hafta eve gelmemişti.

Tamer'le lise sonda tanışmıştık. Bizim liseden değildi. Kuyumcu Adnan tanıştırmıştı.

Kıvırcık saçlı, orta boyluydu. Bacakları biraz çarpıktı. "Ördek Tamer" derdik.

Çabuk kaynaşmıştık. Bu kaynaşmada en büyük faktör galiba yalnız kaldığı bir evinin olmasıydı.

Dünya umurunda olmayan, okul hariç her şeye boş vermiş biriydi. İçkiyi ölesiye içer, sigarayı esrar çekercesine içirdi. Kafayı bulduğunda gözlerini gözlerimize diker,

"Sizin şehrinizi..." deyip okkalı bir küfür basardı. Sonra da kadehi kaldırır,

"Gideceğim başka gurbetlerin şerefine." derdi.

Haftada iki üç gün rakıları, turşuları ayarlayan Adnan ve üç dört arkadaş Tamer'in evine çöreklenirdik. Çay bahçemize gelmezdi. Arkadaşlığımız eviyle sınırlıydı. İşin ilginç yanı, hiçbirimiz de bizden ayrı geçirdiği saatleri merak etmezdik.

Sohbet, fıkralar, şarkılar derken sabahı ederdik. Sonuçta sızıp kaldığımızdan çoğunlukla ertesi gün okula gidemezdik.

Tamer'in evi hastanenin kuzeydoğusunda, eski umumhane denilen yerdeydi.

Bize saray gibi gelen, bir oda ile bir tuvaletten ibaret bir evdi.

Hepimiz liseyi bitiriyorduk o sene. Dersler hadi neyse ama sınavlara da hazırlanıyorduk. Bu safahat geceleri sonucunda neredeyse okuldan atılıyorduk.

Adnan nasıl tanıştığını anlatmış mıydı hatırlamıyorum.

"Tamer'in evine ikinci defa gidelim." dediğinde çay bahçesinde oturuyorduk.

"Kimdir oğlum bu adam? Ne kadar tanıyorsun? Kimin nesi, kimin fesi bilmiyoruz. Başımıza bir iş gelmesin." demiştim.

Olaylı yıllardı. Her gün kurşunlar uçuşuyordu şehirde.

Gerçek anne babasını bilmiyordu.

Çocuk Esirgeme'den on iki yaşında bir kadın tarafından evlat edinilmişti.

"Anne" dediği bu kadın hiç evde kalmazmış. Her sabah bir genç kadın eve gelip temizlik yapar, yemek yapar, gidermiş. Anne yalnızca cumartesileri gündüz gelirmiş. Gelirken de yeni elbiseler getirirmiş. Okuldan, derslerden, öğretmenlerden konuşurlarmış. Giderken haftalık para bırakırmış.

Kendi kendine yetmeyi, sorunlarını yardımsız çözmeyi öğrenmişti Tamer.

Hastalandığında ya da çok acil bir şey olduğunda, yan evdeki "Sevim Anne" dediği yaşlı kadın ilgilenirmiş.

Önceleri normal karşıladığı bu hayatı, sonraki yıllarda sorularla dolmaya başlamış. Ama ne anne cevaplamış bunları ne de kendi bir cevap bulabilmiş.

Lise ikiye giderken öğrenmiş gerçeği Tamer.

Üç okul arkadaşıyla beraber geneleve gitmeyi planlamışlar. Kapıdaki bekçiye iki buçuk lira verdiklerinde, yaşları küçük olsa da içeri girildiğini deneyimli arkadaşlarından öğrenmişlerdi.

Beğendikleriyle beraber olmak için basamaklarda oturan kadınları süzerken, bir sonraki basamakta yarı çıplak annesini görmüş. Şaşırmasına rağmen Tamer hiç tepki vermemiş. Kendisini genelevden dışarı atmış.

Daha sonra da aynı ilişkiler içinde, aynı yaşantıyı sürdürmüş. Annesine hiçbir şey sormamış, hiçbir şey anlatmamış.

Bize bunları anlatırken yüzünde hiçbir duygu okunmuyordu. Soğuk, hissiz, yalnızca dudakları kıpırdayan bir surat.

Lise aşklarımız, siyasi olaylar, bekâr evi âlemlerimiz, sınav sonuçları derken...

Kazanılan üniversitelerin şehirlerine gitmeler başladı.

Çay bahçesinin kapısından içeri, eskisinden daha dik yürüyen, her zamanki gibi yalnızlığıyla Yunus girdi.

"Oturmayacağım." dedi.

"Yarın üçte gidiyorum. İstanbul'a."

Geldiği gibi gitti.

Zerdali ağaçlarının serinliğinde ikinci çayımı içerken Adnan geldi.

"Haydi kalk." dedi. "Tamerlere gidiyoruz. Yarın İstanbul'a gidiyor. Bu gece eve karı getirecek, âlem yaptıracak bize. Masraflar ondan."

"Yok, gelemem." dedim. "Ben de ertesi gün gideceğim. Hazırlanmam gerek."

Tuhaf olmuştum.

Ne kadar garip bir şeydi.

Kendini satarak Tamer'i büyüten, okutan kadının parasıyla, aynı konumdaki bir kadınla beraber olmak.

Saat üç.

Otobüsün hareket edeceği anons edildi.

Yunus'la vedalaştık.

Otobüse yöneldi. Durdu. Heykel'e doğru baktı. Gözleri değişmişti.

Eminim içinden bildiği bütün küfürleri sıralıyordu. Artık dönmeyecekti.

Kendince bir yaşamı noktalıyordu.

Koşarak Tamer'le Adnan geldiler. Tamer'le vedalaşmamız soğuktu.

Anlamamıştı.

Yunus'un arkasındaki koltuğa oturdu. İkisiyle de bir daha görüşemeyecektik.

Aynı mekâna kilitlenen iki ayrı yaşam.

Birbirini tanımayan iki genç insan.

Üçüncü ortak yanları, onlara bu kenti bir daha dönmemek üzere terk ettiriyordu.

Bir daha dönmeyecekleri bu kenti, otobüsün egzoz dumanlarına bıraktılar.