Lambada şişesiz yanmaz mı?

Cicim, bana yar bulunmaz mı?

Düğünün sonuna doğru artık insanları iyice coşturmak, oynamamış misafirleri oyuna kaldırmak için bu parçayı en son çalıp söylerlerdi.

Alamadım kaşları karayı,

Süremedim zevk ile sefayı.

Darbuka çalmaya küçüklüğünde boş yağ kutularına vurarak başlamıştı. Sonra ilkokuldayken dayısı, kiremitten, keçi derili bir darbuka hediye etmişti. Yıllarca gözü gibi bakmış, patlatmadan, kırmadan bugüne gelmişti. Hâlâ aynı darbukayı kullanıyordu. Eliyle deriyi sıvazlayıp ısıtınca öyle güzel ses çıkarırdı ki nasıl bunu bırakıp da başka bir darbukayı kucaklasın? Okul gösterilerinde, pikniklerde, tanıdık düğünlerinde çaldıkça işi büyütmüş ve Kemancı Cino Kazım'ın çalgıcı grubuyla çalmaya başlamıştı. Dün akşam Kırkayak Çay Bahçesi'nde otururken Kazım Abi gelmiş, "Yarın Belkıs Öğlen'de düğün salonunda gelinçi var." demişti. Parası da iş bitiminde peşindi. Sevincinden Azmi'ye masanın çaylarını tazeletmişti.

Cino Kazım torpil geçip kendisini perdenin bittiği yere, duvar kenarına oturtmuştu.

Perde duvardan biraz açık durduğu için aralıktan salonun ve oynayanların bir kısmı görünüyordu.

Utangaç utangaç oynayan kızları seyredebiliyordu.

Düğüne ya da gelinçiye gelenler hep kadınlar olurdu. Erkekler ya çeyiz götürmeye ya da nişanda görünürlerdi. Gelenler hep kadın kız, çalgıcılar da erkek olunca çalgıcıların önüne perde gerilirdi. Kadınlar huzursuz olmasın, rahat rahat eğlenebilsinler diye.

Asmadan gel asmadan,

Cicim fistan giymiş basmadan.

Her tarafı ağrıyordu. Sanki tonlarca yük taşımıştı. İlk defa bir düğünün, hem de oynayan kızları gördüğü bir düğünün erken bitmesini istiyordu. Ama ağrılarından dolayı değil; bir an önce Gülsen'in evinin önüne gidip perdesini seyretmeyi düşünüyordu.

"Bilsem okula gitmezdim. Ağaç dikme işinden kaytarmış olurdum, bu kadar da yorulmazdım." diye düşündü. Ama hemen uzaklaştı bu düşünceden. Bugün kaç ağaç dikmişlerdi Gülsen'le beraber. Kazma elinde habire kazıyordu. Gülsen yanı başında, elinde çam fidesiyle tebessüm ediyordu. Gülsen böyle yanında dursun, Dülük Tepesi'ni dümdüz edene kadar kazardı.

Allah'ım, şu saçlara bak! Şapkanın altında sarı, altın gibi kaküller. Oh oh... Kaz Mustafa, kaz!

Ders başladığında sınıfa giren yabancı profesör öğretmen, planlandığı gibi bugün ders yapılmayacağını, beraber ağaç dikmeye Dülük Tepesi'ne gidileceğini söylediğinde böyle bir şey yaşayacağını düşünmemişti. Beraber çalışacaklar için eşleştirme yapılırken Gülsen'in yanında duran Rasime'ye bir işaret çakmış ve onun yerine geçmişti. İşarete bile gerek yoktu. Biri bir kez "Bu kız benim." dedi mi, kimse o kıza yanaşamazdı.

Mustafa da Gülsen'i sevdiğini herkese ilan etmişti. Kaçamak bakışmalar falan derken kıza da söyleyivermişti sevdiğini ama cevap alamamıştı. Ama olsun. Sonraki günlerde okul çıkışında belli ederek evine kadar takip etmeler, geceleri arkadaşlarla yüksek sesle şarkılar söyleyerek evinin önünden geçmeler, teneffüslerde peşinden ayrılmamalar derken baş başa Şanlılar Pastanesi...

Oh be, dünya ne güzeldi.

Abisine yakalanana kadar sınıf arkadaşlarıyla Kavaklık'ta piknik, kaçamak buluşmalar... Mektuplar, şiirler...

Abisi biraz gözdağı vermişti Mustafa'ya. Hiç umursamamıştı. Abisini Kırkayak'tan tanıyordu; öyle vurucu kırıcı tarafı yoktu. Ama aklına gelmeyen başına geldi. Antep küçüktü. Hemen herkes birbirinin dilini, dinini, mezhebini bilirdi.

"Sen," demişti Gülsen, "bir daha peşimden gelme."

Anlamamıştı. Abisinden korkmadığını, onun gönlünü alacağını söyledi.

"Aleviymişsin. Bizde Alevilere kız verilmez. Onun için görüşmeyelim."

Ne yalvarmıştı, ne diller dökmüştü ama nafile.

Yine peşinden gidiyor, yanından geçerken "Kendimi öldürürüm." diyordu. Ama yüz bulamıyordu. Gülsen görmezden, duymazdan geliyordu.

Hayatın anlamı kalmamıştı. Bu bir ay boyunca dersleri boş vermiş, içine kapanmış, Alleben kıyısında tek başına dolaşan biri olup çıkmıştı.

Şarap parası denkleştirirlerse iki üç arkadaşla dere kenarına iniyorlardı.

Gülsen gülün olayım,

İste kulun olayım.

Allah razı olsun profesörden. Ağaç dikme bahanesiyle Dülük harabelerini arıyormuş. Bana ne, alsın gitsin Allah'ın taşını. Bana Gülsen'imle doyasıya yaşadığım bir gün verdi. Gerisi boş.

Sırayı bozup yanına gittiğimde nasıl gülümsedi, utanmış havalarında.

"Kazmacılar hazır mı?" diye seslenildiğinde, "Dünyayı dümdüz ederim hocam!" diye bağırmıştı.

Gel buradan kaçalım,

Bizi de devriye basmadan.

Gülsen gülün olayım,

Dile kulun olayım.

Kemanın yayı kafasına indiğinde Cino Kazım'ın kızgın gözlerini gördü.

"Bozuyorsun." dedi.

Alamadım kaşları karayı,

Süremedim zevk ile sefayı.

En az yirmi çukur kazmıştı. Çamı dikip elleriyle doldurmuştu sonra çukurları. Çamı Gülsen'in elinden alırken eline dokunuyordu her seferinde.

Hayat ne güzeldi. Çok konuşmasa da Gülsen hep gülümsemişti.

Darbukayı daha bir şevkle çalmaya başladı. Oturduğu yerden hem çalıp hem oynuyordu. Artık düğünün bitmesi umrunda bile değildi. Başka âlemlerdeydi. Şimdi oynayan her kız Gülsen'di.

Yallah, süremedim zevk ile sefayı.

Şabaa dendiğinde takı merasimi başlar, düğün biterdi.

Gel buradan kaçalım,

Bizi de devriye basmadan.

Bu defa kemanın yayı daha sert inmişti kafasına.

Para cebindeydi, keyfi tıkırındaydı. Gülsen de gülmüştü.

Çay bahçesine girdi. Grup tamamdı.

"Haydi, şaraba!" dedi.

Dere kenarına indiler.

"İçen veli, içmeyen deli. Pirimiz Bektaş-ı Veli. Yumul üzüm suyuna."

Kaç defa "Yaah!" bastılar.

Kaç defa "Gülsen gülün olayım."ı söylediler.

Kaç şişe içtiler...

Kimse saymadı.

Gece onların.

Şarap onların.

Dere onların.

Gece onlarındı.

Gülsen gülün olayım,

Çiğne yolun olayım,

Dile kulun olayım.

Gülsen Mustafa'nındı.

Kalbim seviyor seni.

"Hadi," dedi, "cananımın evine. Beni seven arkamdan gelsin."

Sallana sallana titrek ışıklı sokak lambalarının altından Eblehan'a geldiler.

Mustafa'yı tutmaya kimsenin gücü yetmezdi artık.

Güzel iki katlı taş binanın duvarlarını öpmeye başladı.

"Kâbem ulan bura! Benim Kâbem!"

Arkadaşlarına sarıldı, hepsini teker teker öptü.

Sürükleyip kilisenin yanına getirdiler.

Yolun ortasına oturdular.

Gecenin ilerlemiş saatinde salya sümük ağlıyordu.

"Gülsen gülüm, gül ki öleyim ulan!"

Eli cebine gitti. Düğün kazancının paralarının çoğu duruyordu.

"Alın ulan, alın! Bana para değil, Gülsen'im gerek. Alın lan bunu da alın! Alın, istemiyorum!" diye diye bütün paraları yerlere saçtı.

Solmasın Gülsen'de açan güllerin,

Yad ele değmesin beyaz ellerin.

"Benim ulan! Benim Gülsen'im o!"

Ah ulan ah...

Gülsen gülün olayım,

Çiğne yolun olayım,

Dile kulun olayım,

Kalbim seviyor seni.

Ah Gülsen ah...